Isimsiz's profile!!!ALLAHU EKBER!!!PhotosBlogGuestbookMore Tools Help

!!!ALLAHU EKBER!!!

Layemut Değilsin ßaşı ßoş Değilsin, ßir Vazifen Var, Gururu ßırak! , Seni Yaratanı Düşün, Kaßre Gireceğini ßil, Öyle Hazırlan..

Isimsiz Kul

Occupation
Location
BATIL YOK OLMAYA MAHKUMDUR!!
There are no photo albums.
July 30

Efendimiz Canakkalede

 

 


Değer verene, elbette değer verilecekti. Korumaya çalışan, korunacaktı. Seven, sevilecek; muhabbet duyana, muhabbet duyulacaktı. Evet, Peygamber seni çok seviyordu. Çünkü sen de O'nu çok seviyordun. O ve O'na ait her şeye derin bir muhabbet besliyordun. Asırlar süren ömrünce de bunu hemen her fırsatta göstermiştin.
Daha gencecik iken, O'nun getirdiği kitaba saygısızlık olur diyerek, bütün bir gece, Kur'an'ın bulunduğu odada ayaklarını uzatıp yatmamıştın.

Tarih boyunca onlarca devletin, kapısına gelip gelip hüsran içinde geri döndüğü İstanbul'u, sırf O'nun müjdesine ermek için fethetmiştin. Bu güzel beldeyi alınca, "Kendinize bir saray yaptırmayacak mısınız?" diye sorduklarında, "O güzel Peygamberin mihmandarını bulup, ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya haya ederim." demiştin.

Senin fikrinde hep O, güzeller güzeli olduğu gibi, zikrinde de, faaliyetlerinde de hep O vardı. O'nun yüzyıllar evvel verdiği müjdeyi gerçekleştirme şevkiyle İstanbul'a yüklendiğinde, Boğaz'ı tutmak için Rumeli yakasına bir kale inşa etmen gerektiğinde, kale duvarlarını, Kufi hatla Muhammed yazarak inşa etmiştin. Sen bu anlamlı davranışınla, Diyar-ı Rum denen toprakları, O mübarek isimle mühürleyerek Diyar-ı İslam haline getirmiştin.

Ülkeyi yönetme vazifesi sana verildiğinde, vazifenin bilincinde olarak ilk önce Yüce Peygamber'in mihmandarı Eba Eyyube'l-Ensari'nin huzuruna gitmiş, ceddin Osman Bey'in kılıcını O'nun huzurunda kuşanmıştın. Aslında imkan olsa, sen ey güzel Osmanlı, gider, o mübarek kılıcı Sevgililer Sevgilisi'nin huzurunda, Medine'de, Ravzayı Mutahhara'da kuşanırdın; ama halkın selameti için fedakarlık yapmaya, başkaları için yaşamaya mecburdun ve İstanbul'dan da ayrılamazdın. Bu sebepledir ki sen, Hicaz topraklarına hiç gidemedin. Oralara hiç yüz süremedin. Seni oralarda, hep rüyalarda, yakazalarda gördüler. Ve Sen hep oraların hicranıyla yandın.

Sen: "Ben senin bastığın yerlerin hadimiyim." demiştin. Bunu söylerken samimiyetini gösterme adına da, Kabe'nin avlusunu süpürttüğün tavus tüylerinden birini tacına takmıştın. Bununla da yetinmemiş, O'nun mübarek ayak izini, "N'ola başımda taçım gibi taşısam daim.." diyerek, sorguç gibi tacının üzerine koydurmuştun.

Her işinde o güzel Rasul'ün işaretini beklemiştin. Kıbrıs fethedilip bunun şükrünü eda etme adına bir cami yaptırmak istediğinde, camiyi inşa edeceğin yeri bile O söylemişti sana. Ama sen de O'na karşı son derece saygılıydın. Sultan Ahmet Camii'ne, altıncı minareyi, O'nun mescidine yedincisini ekletmeden yaptırmayı saygısızlık addetmiştin.

Mısır'ı fethettiğin zaman, Kutsal Emanetler ile Hicaz Emiri sana bağlılığını bildirdiğinde, gözlere sürme bu emanetlerin başında, kesintisiz Kur'an okumayı başlatmış, bu iş için otuz dokuz hafız görevlendirmiş, kırkıncı hafız olarak da kendini vazifeli kılmıştın.

O gözlere sürme Sakal-ı Şerifleri, cam ampullere bir bir koydurarak, Güzeller Güzeli'nin bu mübarek hilyelerini her insan görsün diyerek, dünyanın dört bir yanına dağıtmıştın.

Sadece mübarek sakallar mı? Sen O'na ait her şeye düşkündün. Hz. Peygamber'in Kab Bin Züheyr'e hediye ettiği mübarek hırkası, dönüp dolaşıp senin ülkene geldiğinde, heyecanlanmış, onu muhafaza etmek için hemen bir cami yaptırmıştın. Hırka-ı Şerif'in adıyla anılacak bu camide korunacak olan Peygamber Hırkası, bundan böyle halka buradan sergilenecek, sen muhafaza edecektin.

Sen O'nun adına da müştaktın. Bu nedenledir ki her yerde O'nun adını anmış, O'nun türkülerini söylemiştin. Çocuklarını bile O'nun adıyla uyutmuş, O'nun adıyla büyütmüştün. Çocuklarına hep O'nun ve sevdiklerinin adlarını vermiştin. Tarihte kaç sülale vardır senin kadar Peygamber adını nesillerine çok koyan. Sen çevreni Ahmetlerle, Mahmutlarla, Mehmetlerle süslemiştin.

Topkapı Sarayı avlusunda, o Güzeller Güzeli'nin sancağını selamlamadan hiçbir sefere çıkmamıştın.

Avrupa'da O'nu alaya alan bir oyun sergilendiğinde, hasta halinle bile kükremiş ve: "Tiz o oyunu kaldırın, yoksa tüm alem-i İslam'ı aleyhinize ayaklandırırım." diyerek vefanın en güzel örneğini sergilemiştin.

O'nun beldesinden demiryolu hattı geçirirken, bu mübarek toprakları gürültüye boğmamak için, tren raylarına keçe döşetmiştin.

O'nun ümmetidir diyerek, her sene Sürre Alayları ile, Hicaz bölgesinin halkına altın ve mücevher dağıtmıştın. Sürre Alayları'na o kadar çok önem veriyordun ki, kervanların İstanbul'dan ayrılma zamanı geldiğinde, bütün işlerini bir yana koyuyor, onları uğurlamak için bizzat yollara çıkıyordun. Sürre Alayları'nı uğurlama vazifesinden seni en ağır hastalıklar bile alıkoyamıyordu. I. Abdülhamid'in hastalığının en ağır döneminde, Sürre Alayı'nın çıkış gününü bir gün öncesine aldırarak onları uğurlama törenine katıldığını, tören bitiminde de daha Topkapı Sarayı avlusundan ayrılamadan bir köşeye yığılarak Hakk'ın rahmetine kavuştuğunu hatırlıyor ve sendeki vazife şuurunun hassasiyeti karşısında hayretler içinde kalıyoruz.

Sen, O'nu sevdiğin gibi; O'nun sevdiklerini de seviyordun. O neye düşkünse, sen de ona düşkündün. O, alemlerin Rahmeti, Medine'de yüzünü Kudüs'e dönüp namaz kılarken; gönlünün asıl kıblesi olan mekanı özlediği gibi, buraları da özlememesi düşünülemezdi. Sen de orayı ve orasıyla ilgili her şeyi çok seviyordun. Her sene bu kutsal evin örtüsünü İstanbul'da bizzat altın yaldızlarla hazırlatıyor, Sürre Alayları ile oralara gönderiyordun. Bir önceki örtüyü de, "Allah'ın evine tam bir sene dokundu." diyerek, kutsal sayıyor, en değer verdiğin mekanların başköşesine özenle asıyordun. Bugün hangi Selatin Camiine girsek, duvarlarında senin eserin bir mübarek bez görüyor ve senin O'na muhabbetin karşısında iki büklüm oluyoruz, ey Osmanlı!

Sadece örtü mü? Hayır değil. Sen oraların taşına bile hayrandın. Kabe'nin köşesinde duran Hacerü'l-Esved'i, sırf Peygamber öptü diye korumuş, etrafını altınla kaplatmıştın. Bu kaplama esnasında taşın küçük bir parçası kırılmıştı. Sen o taş parçasını eller üzerinde dualarla İstanbul'a kadar getirtmiş, camilerinin ve türbelerinin kapılarına koydurmuştun. Bugün Kanuni Sultan Süleyman'ın Türbesi ve Sokullu Camii'nin kapısının üzerine bakıp da kara bir taşı, altın çerçeveler içinde orada görünce, hayran olduğun değerlere sahip çıkamadığımızı görüyor ve utancımızdan yerin dibine geçiyoruz.

O'na duyduğun sevgiyle coşarak, O'nun çizdiği yoldan bir nebze olsun ayrılmadın. Medine'de diğer din mensupları ile diyaloğu kollayan hoşgörü Peygamberinin has bir ümmeti olarak, sen de dinler arası hoşgörüde tarihin şahit olmadığı manzaraları meydana getirmiştin. Bugün, yaşlılar için yaptırdığın Darü'l-Aceze'de yan yana duran cami, kilise ve havrayı görüyor ve seni anlayamamış olmanın ızdırabını duyuyoruz.

Evet, sen çok müşfiktin, sen çok vefalıydın, sen o Güzeller Güzeli Peygamberimiz'i en iyi anlayanlardandın. Sen O'nu çok sevdin ve bu anlattıklarımız gibi daha nice güzelliği O'nun adına sergiledin. Başta da söylediğimiz gibi, değer verene elbette değer verilecekti. Korumaya çalışan, korunacaktı. Seven, sevilecek; muhabbet duyana, muhabbet duyulacaktı. Elbette ki, O da seni unutmadı, seni çok sevdi. Ve ne zaman ki sen O'nun o ağızlara tat, güzel adını anarak O'nu çağırdın, O, hemen senin yanında oldu.

Örnek mi istiyorsun, hani sen zorlu İstanbul surlarına tüm gücünle yüklendiğinde, Ulubatlı'n surların en yükseğine tırmanmış ve burçlara sancağı dikmişti. Kanlar içinde, gözlerini ötelere açmak üzere iken; tebessüm ediyordu. Sen, ona neden tebessüm ettiğini sormuştun. O da sana, Peygamberimiz'i az önce surlarda gezerken gördüğünü söylemişti. O Güzeller Güzeli, o gün seni yalnız bırakmamıştı.

Mısır seferine çıkmıştın. Yazın sıcağında, dünyada hemen hiçbir canlının göze alamayacağı bir şeye girişmiştin. Kavurucu Sina çölünü geçmek... Hem de dev bir ordu ile. Çölün ortalarında Peygamber'i önünde sana yol gösterirken görmüştün. Öyle saygılıydın ki; hemen atından inmiş, kavurucu kumları yürüyerek katetmeye başlamıştın. Sen attan inersin de ordun durur mu, kalabalık ordunun tamamı atından inmiş, ve seni takip etmişti. Bu, tarihin durup kulak vereceği bir sahne idi: O, seni oralarda da yalnız bırakmamıştı.

Ya Çanakkale! O bambaşka bir destan idi. Dünyaya altı yüz sene huzur ve adalet dağıtmış iken, bir zaman sonra zaafa düşmüştün. Hastalanmış ve elden ayaktan kesilmiştin. Sen güçlü iken, köşe bucak saklanacak yer arayanlar, senin bu durumun karşısında meydanlarda ileri geri konuşmaya başlamıştı. En büyük arzuları da seni bitirmek ve dünyayı arzu ettikleri gibi paylaşıp tüketmekti. Ve onlar senin üzerine üşüştüler. Bu senin varlık ve yokluk savaşındı. Düşmanın bu üstün güçleri kapına dayanmıştı. Ya ölecek, ya da öldürecektin. Çanakkale sırtlarında sıkıştığın bir anda yürekten bir haykırışla yardım istemiştin O'ndan, "Yetiş, Ya Muhammed kitabın gidiyor!" demiştin. Sen çağırırdın da O hiç durur muydu? Sen O'nun getirdiği din adına bu sırtlarda can verirken, O'nun gönlü hiç razı olabilir miydi Medinelerde kalmaya? Zaten Ravzayı Mutahhara'nın türbedarına da öyle dememiş miydi rüyasında; "Ben şimdi Medine'mde değilim, Çanakkale'deyim... Çok zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum."

İşte dinine yüzyıllarca kol kanat gerdiğin Yüce Rasul'ün sana düşkünlüğü.

Ne mutlu sana Ey Osmanlı! Ne mutlu senin ahlaki seciyeni anlayarak sana gerçek torun olabilenlere. Ne mutlu sevdiklerini sevenlere, ve yine ne mutlu düşkün olduklarına düşkün olabilenlere.

 

Talha Uğurlu Er

 

 

Ya dogru Konusmali, Ya sukut etmeli!

 
Ey bu Cami-i Emevideki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü'l-vuska sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur.

Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim "muvakkat" fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünkü, o kadar su-i istimal edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.


Meselâ seferde namazı kasretmenin sebebi, meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok; su-i istimale düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir.

Aynen öyle de, maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok; su-i istimale müsait bir bataklıktır. Hükm-ü fetvâ ona bina edilmez. Öyleyse, "Ya doğru, ya sükût." Yani, yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.


İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli yalancılığıyla ve tezviratlarıyla emniyet-i umumiyenin ve rû-yi zemin âsâyişlerinin zîr ü zeber olması, kizble ve maslahatın su-i istimâliyle olmasından, elbette o üçüncü yolu kapatmaya beşer mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa, bu yarım asırda gördükleri umumî harpler ve dehşetli inkılâplar ve sukutlar ve tahribatlar, başlarına bir kıyameti koparacak.

Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazan zarar verse sükût etmek... Yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı; fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok. Çünkü hâlis olmazsa su-i tesir eder, hak, haksızlıkta sarf olur.  

Ozlemimsin ey Resul

 
Özlemimsin ey Resul....
Özlem az .......
Hasretim sana ey Resul...
Hasret az.....
Aşığım sana eyyy Resul....
Ne olur rabbim....
Bu aciz bedenim toprak olmadan...
Göreyim dostunu öyle öleyim....
Lakin; birde düşündüm acı acı....
Günahkar seluletimle mi ?
Bu kokuşmuş bedenimle mi?
Şeytanla arkadaş olan nefsimle mi?
göreceksin O s.a.v.
O;iki cihan güneşimi ha..
yazık sana....
koca bir yazık.....


Sen kimsin ya !!!!!
Sen insanlığın en şereflisini....
kirletirsin nazarınla....
Uzatırmı ellerini sana...
sanıyorsun............
Gel sende benim ümmetimsin...
lütfeder mi....??
Bakarmı bana o sürmeli gözlerine yandığım...
Hasreti gün be gün artan sevgili..
Utanıyorum.....!!!



Sana ümmet olamadığım için...
Dinine sahip çıkamadığım için...
Ahlakını örnek alamadığım için....
Bu kadar yanmama rağmen seni hakkıyla
sevemediğim için...
Bir Ebu Bekir..r.a...gibi...
Bir Ömer r.a. gibi..
Sevemedim seni ....
Sevemedim....
Sevemedim....!!!!!
 

3 gence Nasihat

 
 
 
Bu yazımızda Hz. Peygamber'in çok sevdiği üç gencin şahsında ümmetin tüm gençlerine birkaç nasihatini nakledeceğiz.

Temel eğitim aşamasında Hz. Peygamber'in hangi noktalar üzerinde durduğunu tespit bakımından bu üç örnek önemlidir. Çünkü, üçü de küçük yaştan itibaren Hz. Peygamber'in terbiye ve gözetimi altında bulunmuşlar. Birisi, sekiz veya on yaşında iken annesi tarafından Hz. Peygamber'in hizmetine verilen ve on yıl boyunca hizmet eden Hz. Enes'tir. İkincisi, Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hasan'dır. Üçüncüsü ise, Hz. Peygamber'in amcası oğlu Abdullah'tır.

Hz. Peygamber'in bu nasihatleri metodu gereği bir anda değil, değişik zamanlarda verdiği anlaşılıyor.
Hz. Enes der ki: "Ben on yıl Resûlullah'a hizmet ettim. Bu müddet sırasında beni ne dövdü, ne azarladı, ne tahkîr etti, ne de bir defâcık surat astı.

Bana ilk tavsiyesi; "Verilen sırrı kimseye söyleme, güvenilir ol" demek oldu.

"Ey oğul, abdestini tam al, tâ ki koruyucu melekler seni sevsin ve ömrün bereketli olsun. Ey Enes, cenabetten guslederken iyice yıkan. Böylece yıkanma mahallinden ayrılırken günâh ve hatâlardan arınmış olarak çıkarsın. "Ya Resûlullah, iyice yıkanmak nasıl olur?" dedim. "Saç diplerini ıslat, deriyi de iyice temizle" dedi.

Ey oğul! Elinden geldikçe abdestli ol, zira kim abdestli iken ölüm gelirse ona şehitlik sevabı verilir. Ey oğul, elinden geldiğince namazı bırakma, zira böylece melekler daima sana rahmet okurlar.

Ey Enes, rükû edince ellerinle dizlerini iyice tut, parmaklarını birbirinden ayır, dirseklerini yanlarına yapıştırma. Ey oğul, rükûdan doğrulunca her uzvun tam olarak yerine gelsin. Zira Allah, kıyamet gününde, rükû ve secde arasında bellerini tam doğrultmayana nazar etmez. Ey oğul, secde edince de alın ve ellerini yere tam koy. Horozun yeri gagalaması gibi (çabuk inip kalkarak) gagalama, (secdede kollarını yere sererek) tilkilerin yatışı gibi yere serilme. Namazda sağa sola göz atmaktan sakın.

Ey oğul, evinden çıktığın zaman müslümanlardan gördüğün herkese selâm ver, böylece günahların bağışlanmış olarak eve dönersin. Ey oğul; kendi evine girdiğin zaman da kendine ve ev halkına selâm ver. Ey oğul, kimseye karşı kalbinde kötülük tutmadan sabahlamaya, akşamlamaya çalış. Zira bunda başarılı olabilirsen, hesabını çok kolay verirsin. Ey oğul, tavsiyemi tutarsan hiçbir şey sana ölümden daha sevimli olmaz.

Ey oğul, büyüklere hürmet, küçüklere merhamet et.

Ey oğul, duayı çok yap. Zira dua gelen kazaları savar. Ey oğul, işte bu benim sünnetimdir, kim benim sünnetimi ihya ederse beni ihya etmiş olur, beni ihya eden de cennette benimle olur".

Hz. Peygamber'in sevgili torunu Hz. Hasan'a "Peygamber'den ne hatırlıyorsunuz?" sorusuna, özellikle üç şeyi hatırladığı cevabını vermiştir. 1. Hz. Peygamber'le beraber gidiyorduk. Yolumuz zekât hurmalarının bulunduğu yere uğradı. Ben bir hurma alarak ağzıma attım. Bunun üzerine derhal onu ağzımdaki çıkarıp attı. Oradakilerden biri, "Niye böyle yaptınız, bir hurmayı yese de ne olurdu?" dedi. Hz. Peygamber "Biz âl-i Muhammed'e zekat helâl değildir" buyurdu. 2. "Beş vakit namazı öğrettiğini hatırlıyorum. 3. Şu tavsiyesini de hatırlıyorum: "Sana şüpheli gelen her şeyi terk et, içinde şüphe uyandırmayan şeyleri yapmaya bak. Doğru, insanın içinde güven ve huzur, yanlış ise şüphe ve huzursuzluk uyandırandır".

Amcası oğlu Abdullah da der ki: "Bir gün ben Hz. Peygamber'in terkisindeydim. Bana dedi ki; "Ey oğul, sana birkaç nasihatim var: Allah'ın emir ve yasaklarını gözet, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu önünde bulasın. İsteyeceğin zaman Allah'tan iste. Yardım talep edince yine Allah'tan talep et. Bil ki, eğer bütün ümmet sana yardım için bir araya gelseler, ancak Allah'ın takdîr etmiş olduğu kadar yardım edebilirler. Yine sana zarar vermek için bir araya gelseler ancak Allah'ın takdîr etmiş olduğu kadar zarar verebilirler".
 
 
Bedankt voor je bezoek!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Aug. 3



Hayat günlük defter yaprağı hazan gelir dökülür..
Gelirken ne getirilir ki..
Giderken ne götürülür...
May 18
ahmed akwrote:
Image Hosted by ImageShack.us
May 18
ahmed akwrote:

...Ne kaybettirir ki bir tebessüm.Ya da zaman kaybına uğratır mı kişiyi?HAYIR hatta ASLA.

Peki neden bazılarımız bozuk bir yüzle dolaşmakta bu kadar inatçı?Çünkü kaybetmeye alışkın tipler onlar.Gülmezler,güleryüz görmezler,kızarlar,kızdırırlar,severler aslında ama belli etmezler(ne zaman belli edeceklerse),sevilmezler vs...vs...

Aslında bir bilseler tebessüm ettiklerinde neleri elde edeceklerini,hangi kalbi kazanacaklarını ,kendilerine gelecek olan güveni...

Aldanırlar hep.

"TEBESSÜM SADAKADIR"der alemlere rahmet Peygamber Efendimiz(asm).Korur bizi tüm kötülüklerden.

Allah'ın rızasını kazanmak için bir yol,

Annemizi mutlu edebilmek için bir hal,

Babamızın en dertli gününde moral,

Arkadaşımızın gözyaşında dostluk,

Alışverişte ticaret,

Güne güzel başlamak için bir renk,

Hastaya sağlık....

Herşeyin 2.başlangıdır tebessüm BESMELE'den sonra.

İşte sırf bunun için ...Hayatımızı ahiretle birleştirmek için tebessümün bir köprü olduğunu düşünerek...Yürekten tebessüm edelim.Karşılık beklemeden.Çünkü TEBESSÜM SADAKADIR..    

selam ve dua ile kardeşim...


alıntı
Jan. 11
ahmed akwrote:

''Duanız Olmasa Ne Öneminiz Var'' (Furkan 77)
Sadakallahülazim
/

Dua edenin, 'Rabbim' demesi,Allahın 'efendim' demesinin ta kendisidir...
Birisi her gece kalkıp Allahı anıyor, O'na duaediyordu..
Şeytan ona dedi: Ey Allahı çok anan kişi !Bütün gece Allah deyip çağırmana karşılık seni buyur eden var mı?Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin?
 
 Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu ve uyudu. Rüyasında ona şöyle dendi: Kendine gel uyan!Niye duayı, zikri bıraktın?
Neden usandın? Adam: Buyur diye bir cevap gelmiyor ki, kapıdan kovulmaktan korkuyorum dedi.
 
Bunun üzerine dendi ki ona: Senin Allah demen, O'nun buyur demesi sayesindedir... Senin yalvarışın, Allah'ın senin ruhuna haber uçurmasındandır...Senin çabaların, çareler araman, Allah'ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağları çözmesindendir... Senin korkun, sevgin, ümidin Allah'ın lutfununkemendidir... Senin her Ya Rabbî demenin altında, Allah'ın buyurdemesi vardır...
 
Gafilin, cahilin canı, bu duadan uzaktır... Çünkü Ya Rabbî demeye izin yok ona... Ağzında da kilit var, dilinde de... Zarara uğradığı zaman, ağlayıp, sızlamasın diye Allah ona dert, sızı, gam, keder vermedi... Bununla anla ki, Allah'a dua etmeni, O'nu çağırmanı sağlayan dert, Dünya saltanatından daha iyidir...
 
Dertsiz dua soğuktur.Dertliyken yapılan dua gönülden kopar...
Mesnevi
 Kardeşim sayfanız hayırlı olsun.Rabbim hayırlı hizmetlerinizi daim etsin.vesselam
Dec. 11